Sanat Cephesi
E-posta Listesi

Gelişmelerden haberdar olmak için e-posta adresinizi ekleyin.




Sanat Cephesi Çağrısı
Sanat Cephesi Çağrısı


İsmail Hardal
Işık İnsanları
İsmail Hardal
Yüreğimdeki Desteler
Rabia Semra Yücel
Yüreğimdeki Desteler
Emeğin Ressamı
Avni Memedoğlu
Avni Memedoğlu
Yalancı Baharın Çiçekleri
Yalancı Baharın Çiçekleri
Sharbat Gula
Sharbat Gula
Karmat ile Arbatan
Karmat ile Arbatan
Sanat Estetik Politika Kültür-Sanat Konferansı Tebliğleri
Sanat Estetik Politika Kültür-Sanat Konferansi Tebligleri
Sosyalist Sanat ve Devrim
Selman Bağbancı

Marksizm’i mekanik ya da dogmatik olarak yorumlayanların çoğu, materyalizmin diyalektik yönteme eklenerek diyalektik materyalizme varılacağı gibi ucube bir anlayışa sahiptir. Oysa sosyalist teorinin önderleri, materyalizmi diyalektik anlayışla, canlı bir organizmayı inceler gibi ele almakla kalmadı; idealist Alman felsefesinin Kant, Fichte, Schelling, Hegel zincirinde doruğuna erişen diyalektik yaklaşımı da materyalist bir anlayışla ele alarak, ona yepyeni bir öz kazandırdılar. Kısacası materyalizm, diyalektik yöntemle geliştirilirken, diyalektik de doğa bilimlerinin ulaştığı düzeye uygun olarak evrim düşüncesiyle ilişkilendiriliyor ve materyalizmle yenilenmiş oluyordu.

Sosyalist gerçekçiliğe bakarken de benzeri yaklaşımlara rastlamak şaşırtıcı değildir; çünkü dünyada olduğu gibi ülkemizde de at izinin it izine özellikle karıştırılmasına, en “sol”‘da görünenlerin sağ, en çok “diyalektik”  diyenlerin metafizik yaklaşımlar sergilemesine nedense(!) çok rastlanır…

Bir sanat felsefesi olarak gerçekçiliğin neden bir başka zamanda değil de 17-18. yüzyıllarda, Rönesans etkilerinin doruğa ulaştığı ve yer yer “amacını aştığı” bir aşamada güçlendiği üzerinde düşünmek gerek. İlkel toplum dışta tutulursa, insanlık tarihi sınıflı toplumlar ve onların acılarının tarihidir. Toplumsal düzenler çözülüp yeni toplumsal düzenler geldikçe yeni egemen sınıflar, kendi egemenliklerini öncekine oranla daha geniş bir temel üzerine kurabilmişlerdir. Ancak buna karşılık, yeni toplumun ezilen sınıfı ile ezen sınıfı arasındaki çelişki gittikçe daha derin ve daha keskin nitelikte gelişerek kapitalist toplumda en üst aşamasına ulaşmıştır. Artık üretici güçlerin gelişim düzeyi yani nesnel temel, insanlığın sömürüye dayalı sınıflı toplumsal düzenleri aşmasına elverişlidir. Buna karşılık, kapitalist toplumda ezilmek istemeyenler,  toplumsal düzeni kendilerinden önceki toplumların tümünden daha köklü biçimde olumsuzlamak durumundadır.

“18. yüzyılda, feodalizmin ekonomik ve ideolojik yapısının çöküşünü noktalayan Fransız Devrimi’ne yakın bir dönemde, gerçekçilik, günlük yaşamın ve törelerin saptanışından toplumsal varlığın saptanışına doğru büyük bir adım attı.Richardson, Defoe, Smollett, Fielding, Swift, Steele, Diderot, Goethe, Lessing, Mercier, Marivaux gibi daha birçok küçük  büyük ilk gerçekçi yazarların yapıtları, bu yeni yöntemin temel belirleyici özelliklerini ve bu yöntem ile öbür edebi akımlar arasındaki temel ayrılığı belirleyebilme olanağını verir bizlere. Gerçekçiliğin özü toplumsal “çözümleme”ydi; toplum içinde insan yaşamının, toplumsal bağların, birey ve toplum arasındaki ilişkinin ve toplumun yapısının incelenmesi ve betimlenmesiydi.”1

Sosyalist sanat, ancak gerçekçilik damarı üzerinde oluşup gelişebilirdi; çünkü doğayı ve toplumu duyuş ve düşünüşüne temel olabilecek, en gelişmiş sanat-estetik anlayışı gerçekçilikti. Tarihselliği boyunca gerçekçi akım nasıl ki bir “yöntem”e indirgenemezse, sosyalist gerçekçilik de kalıplaştırılmış kural ve yöntemler bütününe indirgenemez. “İnsanın yaratıcı güçlerinin, zihinsel ve düşünsel özel bir biçimi, etkin bir anlatımı olarak sanat”, çağlar boyunca üretim güçlerinin artmasına, toplumların kültürel etkileşimine ve insanın zihinsel gelişimine paralel olarak gelişmiştir. Örneğin felsefî alanda Descartes ve Bacon gibi, bilimsel yaklaşım ve araştırmaların temelini kuran düşünürlerin vardığı aşamayla birlikte Goethe, Lessing gibi romantik-gerçekçi sanatçıların ortaya çıkması rastlantı değildir; toplumsal gelişmenin türlü biçimler altında bilime ve sanata yansımasıdır. Gerçekçilik nasıl ki insanlığın belirli bir gelişme düzeyinin ürünüyse; bakış açısı, sanatsal tavrı ve yöntemi bununla belirleniyorsa, sosyalist gerçekçilik de yine insanlığın bir başka gelişme düzeyine erişmesinin ürünüdür. “Tipiklik”, “olumlu kahramanlar”, “katharsis” v.b. tartışmalar bu temel ilkenin belirlemesi altında yapılmaktadır. Tarih boyunca ilk kez sömürüyü ortadan kaldırmak, insanlar arasındaki sınıfsal, kültürel, psikolojik bölünmeyi gidermek olanağı somut olarak ortaya çıkmamış olsaydı; ezilen insanlık bunları birer ütopyadan gerçekliğe doğru çeken zorlu mücadeleler içine girmemiş olsaydı, sosyalist gerçekçilik diye bir şey de olmazdı...

Bu noktada özellikle belirtmemiz gereken şey, bu akımın 1934’teki Sovyet Yazarları Birliği Kongresi’nde  “icat “  edilmediği, Marksist bakışla sanatsal üretim çabasının çok daha önceden başladığıdır. Daha 1800’lerin sonlarında hızlanan gerçekçi işçi edebiyatı, işçi sınıfının penceresinden bakarak, sosyalist sanatın ilk ürünlerini vermeye başlamıştı. Dolayısıyla en genel anlamıyla sosyalist gerçekçilik, sanatçının Marksist bakış açısının sanatsal planda yansımasıdır.Bir sanat felsefesine, toplumsal, insanî ve ahlakî bir duruşa karşılık gelir. Yeni bir yaşam mücadelesinin parçası olan sanat ve estetiğin yapısına, gelişimine ters düşmeyecek her türlü öz-biçim araştırmasına açık olmaktır. Geçmişteki ve günümüzdeki bütün olumlu kültürel mirası eleştirel tarzda özümlemek; asla durağan ve doğmatik bir yaklaşıma ödün vermemektir. Ama öte yandan ilkeli de olabilmektir.

Almanya’da Marksizm’in büyük temsilcilerinden büyük devrimci Franz Mehring, anılarında Marx için şunları vurgular:

“Edebi yargılarında bütün politik ve toplumsal önyargılardan uzaktı. Shakespeare ve Walter Scott’u çok sevmesi de bunu gösterir. Ama çoğu kere, politik kayıtsızlıkla hatta uşaklıkla yan yana giden ‘sanat için sanat’ın   ‘katkısız estetikçilik’ fikrine kapılmadı. Bu bakımdan da aklı, kalıplaşmış hiçbir formülle ölçülemeyecek kadar bağımsız ve diriydi. Aynı zamanda okuduğu şeyleri seçmekte hiç titiz değildi ve bilimsel estetleri dehşete düşürecek şeyleri okumaktan kaçınmazdı. Darwin ve Bismarc gibi yutarcasına roman okurdu; serüven ve mizah hikâyelerine düşkündü. Bunları ararken Cervantes, Balzac ve Fielding’ten Paul de Kock’a ve vicdanında Monte Kristo Kontu’nu taşıyan baba Dumas’ya da inerdi.” 2

Yirminci yüzyılda gerçekleşen sosyalist toplum deneyimleri içinde en önemlisi olan Sovyetler’de sanatsal estetik yönelimler, bir şeyi yoktan var etmemiş, kendi iç evrimi üzerinde var olana bir doğrultu, yön ve ad vermeye çalışmıştır. Aynı kongrede Gorki’nin yaptığı konuşma, özellikle incelenmeye değerdir. Bu konuşmada Gorki, bir çok olumlu gelişmenin yanı sıra önemli eleştirilerde bulunur. “Merkezdeki yazınsal çevrelerin kendilerine hâlâ ‘etnografik sergiler’ gözüyle bakmasından” yakınan ve çifte standardı eleştiren bir Tatar yazarın mektubunu aktardıktan sonra Gorki şunları söylüyor:

“Eleştirmenlerimize yöneltilen eleştiri çok yerinde. Özellikle yazarların en çok okuduğu gazetelerdeki yazınsal eleştirilerimiz, varolan yaşantıya göre çok sıkıcı, bilgiç görünümlü ve bilgisiz. Hızlı değişikliklerin olageldiği ve her türden eylemin çok zengin olduğu günümüzde, gazetelerin kitaplar üzerine çok az bilgileri olduğu çok açık. Tek bir felsefesel düşünceye dayandırılmadan, tek bir düşünce sistemi oluşturulmadan, Marx, Engels ve Lenin’den bellenmiş ve hep tekrarlanan tümcelerden oluşan yazınsal (edebi) eleştirimiz, konuları, karakterleri ve insansal ilişkileri değerlendirmede, yaşamın hızlı akışının getirdiği olgulardan kaynaklanmıyor. Eleştirmen yazara şunu diyor: ‘Bu yanlıştır, çünkü bu konuda öğretmenlerimiz şunu söylüyor.’  ‘Bu yanlış çünkü yaşamın olguları yazarın açıklamalarıyla çelişiyor.’ diyemiyorlar.(...) Yazınsal eleştirimiz yeterince etkin ve esnek değil, ayrıca, eleştirmen yazara sade, açık bir dille yazmayı öğretme, öğütleme yetisine sahip değil, çünkü kendi öz yazma biçimi sıkıcı, düz ve en kötüsü ya çok soğuk ya da eleştirmenin (...) o bulaşıcı dar görüşlü hastalığı olan ‘liderciliğe’ yakalanmış bir küçük grup insanın çıkarlarına hizmet ettiği durumlarda gereğinden fazla duygusal.” 3

Görüldüğü gibi kapitalist ülkelere göre farklı konum ve biçimlerde olsa da sosyalist bir ülkede sınıf kavgasının sanata, kültüre yansıması söz konusudur. Kapitalizmi bitirecek devrim, politik iktidarın alınmasıyla bitmez, sosyal ya da kültürel devrimin onu bütünlemesi, uluslararası dayanışmanın da desteklemesi gerekir. Nitekim 1800’lü yıllarda olduğu gibi, 1900’lü yıllarda da burjuvazi, Marksist sanat ve estetik yönelimi ile eleştirel gerçekçiliğe karşı, kısa dönemler hâlinde parlayıp ayrışan birçok sanat akımını destekledikten sonra, gerçekçiliğin kendisine de el atmaya, onu içten çürütmeye çalışır:? Gerek Garaudy ve Fischer’in, gerçekçiliği yan tutma özelliğinden soyan ‘kıyısız gerçekçilik’ görüşleri, gerek yapısalcılık ile göstergebilimciliğin gerçekliği tarihsellikten, gelişme yasalarından soyan, soyut bilimsel, biçimci görüşleri sonucunda, ya sanat ve edebiyat yaratımlarının tümü ‘gerçekçi’ olarak nitelenir ya da gerçekçilik diye bir şey tümüyle yadsınır, hiçbiri gerçekçi olarak nitelendirilmez. Sonuç aynıdır: Sanat ve edebiyatın hem ideolojiden hem de tarihsellikten soyutlanarak sanatta ve edebiyatta gerçekçiliğin yadsınması.? 4

Ülkemizde, 1960’ların modası olan “varoluşçuluk”, daha sonraları “göstergecilik” ve “yapısalcılık” duraklarından geçen burjuva sanat yönelimleri, 12 Eylül faşizminin “huzur ve güven ortamında”  özenle küflendirilen,  sanatta “star” ve “sponsorluk”  sistemiyle atbaşı gelişen “postmodern” yönelimi halklarımızın karşısına dikmiştir.

1977’de verilmeye başlanan, Hürriyet gazetesinin Sedat Simavi ödüllerine 1980’de T. İş Bankası’nın, 1984’te ise Enka Holdink’in edebiyat ödülleri katılmıştır. Yayıncılığı salt bir kâr aracı olarak gören Ercan Arıklı’nın Gelişim A.Ş’si, pembe diziler, genel bilgi haplarından kültür ansiklopedileri, 1987’den itibaren magazin ve “erkeksi” 5 dergiler yayınlamakla ünlenen bu şirket, zarar edeceğini bile bile, kerameti sermayeden menkul bir sanat aşkıyla, “Hürriyet Gösteri” ve  “Sanat Olayı” dergilerinin yanına tam 40 sayı sürdürdüğü “Çağdaş Eleştiri” dergisini katmıştır. Sözü edilen derginin yayın yaşamı boyunca yapılanlar:? Soğuk savaşın estetik ideolojisi olan Postmodernizm’in önemli durakları yapısalcılık (Strüktüralizm) ve göstergebilim (Semiyoloji) savunulmuştur ısrarla. Kendisiyle grup tartışması yaptıkları ünlü sanatçıların yapıtlarını salt yapısalcı ve göstergebilimci tekniklerle irdelemişler, örneğin ele aldıkları bir şiiri bu tekniklerle ayrıştırıp, şiirdeki sözcük sayısını, sözcüklerin kaç heceli olduğunu, hangi sözcüğün kaç kez kullanıldığını, dizelerdeki sözcüklerin hece sayısına göre nasıl sıralandığını filan belirledikten sonra bu kez de sözcüklerin harf çözümlemesine girişip bu sözlerde hangi harflerin kaçar kez geçmekte olduğunu saptayarak, o şiirin şiirsel gücünü sözcüklerinde en çok geçen o harften aldığı gibi yargılara varmışlardır.? 6

Bir sanat yapıtının salt biçimsel yöntemlerle tarihsellik ve toplumsallığından koparılarak değerlendirilemeyeceğini savunanlar çağ dışı kalmakla suçlanmış, örnekse, Asım Bezirci’nin sesi bastırılmış; aynı dönemde Ferit Edgü, Nedim Gürsel gibi yazarlar gerçekçiliği küçümseyen, onu yanlış tanıtan yazılar yayınlamış, Ahmet Oktay gibi “sol” görünen gericiler, kendilerine sunulan bütün o dikensiz gül bahçelerine rağmen, zor bela ve eksik şekilde yayınlanabilen “Estetik ve Sanat” (M. Kagan) kitabından yakınmış,? Toplumcu Gerçekçilik’in Bir Kuram Olarak Aşılmasına Doğru? diye yazılar yazmışlardır. Aslında bu küçükburjuva sanatçı bozuntularının tümünün ideolojik duruşu 1930’lardaki Halide Edip duruşundan bir adım ileride değildir:

?Halide Edip burada diyor ki: ‘İçlerinde Taranta Babu ve sırf ideoloji propagandası olan parçalar çıkarılırsa Benerci Kendini Niçin Öldürdü derecesindeki eserleriyle gençler arasında, hatta bu devirde dâhi sıfatını alabilecekler vardır.’

...Yazıyı bir daha okudum, beni gençler arasında sayması tuhafıma gitti. Hem içerledim, hem sevindim. Sonra ve belki hepsinden önce ‘ideoloji’ meselesine güldüm. Hey sersem bayan, dedim, ben bir dâhi değilim, fakat iyi bir sanatkârım ve bunu her şeyden önce ideolojime borçluyum. Eğer sizin iyi sanatkârınız yoksa ideolojinizin bugün artık iyi sanatkâra muhteva olamayacak kadar tefessüh etmiş (içten çürümüş –b.n.)  olmasındandır.? 7        

Bugün sosyalist gerçekçi sanat ve estetikte önemli birikim sağlanmıştır. Gerek devrimci sürecini yaşamakta olan, gerek sosyalist deneyimin yaşandığı ülkelerde değerli kültür ve sanat insanları yetişmiş, yüz milyonlarca insan kara cehaletten aydınlığa doğru çekilmiş, insanlık tarihinde ezilen sınıflar açısından görülmedik ölçüde ilerlemeler sağlanmıştır. Bu süreç boyunca da sosyalist gerçekçilik, Luckas-Brecht tartışması gibi canlı çelişmelerle gelişmesini sürdürmüştür.  Sürdürmektedir…

Günümüzde gerçekçilik kavgasının sosyalist birikiminin eleştirel özümlenmesi ve güncel koşullarda evrensel ve özgün yorumlarının yeniden üretilmesi önemli bir ihtiyaçtır...

28 Ağustos 2009

Notlar:

1  B. Suçkov, Gerçekçiliğin Tarihi, Çev. Aziz Çalışlar, Adam Yay., 1982

2  Marx-Engels, Sanat ve Edebiyat Üzerine, Çev. M  Belge, 1971

3  M. Gorki, Edebiyat Yaşamım,  Çev. Şemsa Yeğin, Payel Yay., 1989

4  A. Çalışlar, Gerçekçilik Estetiği, De Yay.

5  Demirtaş Ceyhun, Eski Dergisi, Kasım 2003

6  Age

7  Nâzım Hikmet, Sanat ve Edebiyat, Haz.: A. Çalışlar, Bilim ve Sanat Yay., 1988

Sanat Cephesi Sosyalist Gerçekçi Sanat Dergisi

2006 - 2018

Map