Sanat Cephesi
E-posta Listesi

Gelişmelerden haberdar olmak için e-posta adresinizi ekleyin.




Sanat Cephesi Çağrısı
Sanat Cephesi Çağrısı


İsmail Hardal
Işık İnsanları
İsmail Hardal
Yüreğimdeki Desteler
Rabia Semra Yücel
Yüreğimdeki Desteler
Emeğin Ressamı
Avni Memedoğlu
Avni Memedoğlu
Yalancı Baharın Çiçekleri
Yalancı Baharın Çiçekleri
Sharbat Gula
Sharbat Gula
Karmat ile Arbatan
Karmat ile Arbatan
Sanat Estetik Politika Kültür-Sanat Konferansı Tebliğleri
Sanat Estetik Politika Kültür-Sanat Konferansi Tebligleri
Gündelik Hayatta Estetik Beğeni ve Medya
Kemal Kök

“antenler yalan söylüyorsa,
yalan söylüyorsa rotatifler,
kitaplar yalan söylüyorsa,
duvarda afiş, sütunda ilan yalan söylüyorsa,
beyaz perdede yalan söylüyorsa çıplak baldırları kızların,
dua yalan söylüyorsa,
ninni yalan söylüyorsa,
rüya yalan söylüyorsa,
meyhanede keman çalan yalan söylüyorsa,
bu bezirgan saltanatı, bu zulüm bitmesin diyedir…”

Nâzım Hikmet

Gündelik hayatın akışı içinde insan bilincinin derinliklerinde “kendiliğinden” oluşan estetik beğeniler var. Bu estetik beğenilerin kaynağını bireycilik ideolojisiyle düşünen kişiler, sadece kendi öznel kanaatlerine bağlıyor. Aynı şekilde özgürlük kavramının tanımını da kendileriyle başlattıklarını görüyoruz. Toplumu birbirine bağlayan iktisadî zorunluluklar ve buna bağlı olarak ahlak, hukuk, din, eğitim ve özellikle iletişim araçlarının bu estetik beğenilerin oluşumunda sanki hiç etkisi yokmuşçasına davranılması neyi ifade ediyor? Birey yaşadığı toplumsal ilişkilerden bağımsız mıdır ki toplumsal ilişkilerin birey üzerindeki etkisi görmezden geliniyor, estetik beğenilerin ve özgürlüğün kaynağı içgüdüsel kökenli olarak sadece bireye bağlanıyor? Üstelik hâkim sınıfın modern iletişim araçlarını kullanarak gündelik hayatta yarattığı kültürel-siyasal bağımlılığın üst düzeyde olduğu bir zamanda bu türden iddialar yaygınlık kazanıyor. Acaba bu kadar yaygınlık kazanmasının altında yine hâkim sınıfın borazanı medya tekellerinin sürekli yeniden ürettiği bireycilik ideolojisi bulunmasın?

Burjuva felsefesi birey ile toplum arasındaki ilişkiyi kurgularken, bireyi sınıfsal bağlarından koparmakta bireyin davranış ve beğenilerini salt kendisiyle ilişkilendirmektedir. Toplumsal altüst oluşların kökenini bireylerin kişisel hırs ve yeteneklerine bağlamakta, birey-toplum diyalektiğini zedelemektedir. Burjuvazi topluma dayattığı felsefî önermelerinde bireylerin mekanik bir şekilde tek tek toplamını “toplum” olarak tanımlıyor. Ama sosyal psikolojisi deneylerinden elde ettiği verileri toplum üzerinde kullanarak yaptığı tanımın aksi yönde davranmaktan da geri durmuyor. Burjuvazinin felsefî önermeleriyle pratik davranışı arasındaki farkın nedeni, sınıfsal konumundan doğan çıkarıdır. Çünkü burjuvazinin konum ve çıkarı bu yönde açık açık bilimsel bir tanımla uyuşmamaktadır ve yaşanan uyumsuzluğu gizlemek için burjuvazi profesyonelleşmiş “aydınlar” ordusu ile çalışıyor. “Aydınlar” ordusu kapitalist toplumda yaşanan sorunların çözümünün, toplumu değiştirmekle değil bireyin tekil davranışlarını değiştirmekle mümkün olabileceği iddiasını yayıyor. Eğitim felsefesinde, tarih kurgusunda, psikoloji anlayışında, dinî yorumlarında, köşe yazılarında, edebi eserlerinde, TV programlarında, anayasasında ve aklınıza gelecek her yerde bireyi sınıfsal bağlarından koparmaya dayalı bireycilik düşüncesi ön plana çıkarılıyor.

Birey-insan, içinde bulunduğu toplumun bir bileşenidir. Bileşenliği ona sınıfsal konumuna göre bir ahlakî yargı, eğitim, ideoloji vb.lerini de otomatik olarak verir. Aynı şekilde bireyin gündelik hayatındaki estetik beğenileri de bu zemin üzerinde oluşur. Bu açıdan burjuvazinin estetik beğenilerin kaynağını yalnızca öznellikle açıklamaktaki ısrarı, hayatın akışını ve bu akış içersindeki bireyin konumunu bilinçli olarak çarpıtma anlamına geliyor.

Estetik beğenilerimizin kaynağı acaba birey olarak salt bize mi ait? Estetik beğenilerimiz içimizden gelen değişmeyen özelliklerden mi kaynaklanıyor? Sadece duyusal bir veri mi? Zaman, mekân, sınıfsal aidiyet ve üretim ilişkilerinin konumu bundan ayrı mı? Burjuva felsefesine göre yukarıdaki soruların cevabı tartışmasız “evet”. Ve bu “evet” cevabını beğenmeyenler modası geçmiş düşünceleri taşıyan “dinozor” olarak büyük bir kuşatılmışlıkla dışlanıyor. Zararlı bir virüs muamelesiyle imha edilmeye çalışılıyor. Hatta farklı düşünenlerin hasta olduğu bile iddia edilebiliyor. Unutmadık, 12 Eylül 1980 faşist askeri darbecilerinin hapishanedeki Devrimci ve Sosyalist mahkûmları tedavi etmesi için psikiyatr görevlendirdiğini; “Bunlar hasta, komünist olmuşlar bunları tedavi et.” dediklerini.

 

Kapitalist Toplumda Her Şey Tüketime Endekslenmiştir

Öncelikle, medya tekellerinin konumunu egemen mülkiyet, üretim, paylaşım ilişkilerinden ve bu ilişkilerin kurumsal yürütücüsü devletten ayrı düşünmemeliyiz. Kapitalistlerin teknolojik gelişimi artı-değer sömürüsünü artırmak için kullandığını iyi görmeliyiz. Buna iletişim araçlarının da dâhil olduğunu unutmamalıyız.

Kapitalist toplum yapısı gereği sürekli bir çatışma ve anarşi içersinde. Gündelik hayatın estetik beğenisi de bu çatışma ve anarşinin yansımasıdır. Estetik beğeniler toplumsal belleğin tarihsel birikimleri ile sınıflar mücadelesinin ateşinden değişik oranlarda etkilenerek oluşur ve sürekli yenilenir. Yalnız kapitalist toplumda yenilenmeyi burjuvazi tüketime endekslemiştir. Dahası yenilenme kılıfı adı altında resmî ideolojinin gündelik hayatta farklı farklı açılardan yeniden üretilmesine. Türkiye’de resmî ideolojinin kimi zaman “aydınlanmacı-laik”, kimi zaman “Türkçü”, kimi zaman Türk-İslâmcı” görünmesinin nedeni budur. Bu görüntünün altında burjuvazinin değişik kanatları arasındaki çatışmalar ile bileşeni olduğu küresel sermayenin yaptırımları var. Ancak burjuvazinin değişik kanatlarındaki pazar payı ve iktidar yarışı medyada kitlelere ideolojik anlamda “demokrasi” ve “özgürlük” olarak yansıtılıyor. Bireyler de yaratılan yapay çeşitlilik içinde taraf olmaya zorlanıyor. Oysaki egemenlerin aralarındaki çıkar çatışması mevcut burjuva ideolojisi çerçevesinde sürüp gidiyor ve esasında aralarında uzlaşmaz bir çelişki de yok. Tıpkı “laik-şeriatçı” ikileminde yaratılan danışıklı dövüşte olduğu gibi. Her ikisi de burjuva devletinin bekâsında, artı-değer sömürüsünün artırılmasında ve asimilasyoncu politikalarda hemfikir. Sadece yöntem farklılığı var. Biri “Asalım.” derken diğeri “Asmayalım F tipi zindanlarda çürütelim.” diyor. Bugün sıradan insanların bilincinde “laikler” ile “Türk-İslâmcılar” arasında amansız bir kavga varmış gibi yansıtılıyor. Ancak her iki kesime de ilerici kültür değerlerinin savunulması ya da resmî ideolojinin eleştirisi denildiğinde hemen aynı tavrı sergilemeleri kimin nerede olduğunu o çok açık kanıtlıyor.

Bir çatışma ve anarşi içersindeki kapitalist toplumun gündelik hayattaki estetik beğenileri de sürekli çatışma, etkileşim ve değişim içerisinde. Sınıflar mücadelesinde işçi sınıfı yeni yeni mevziler kazandıkça gündelik hayatın estetik beğenileri Sol söylemlerin sıkça geçtiği bir yapıya kayıyor. İlk önce ağırlıklı olarak küçükburjuva Sol’un öne çıkardığı biçimci estetik beğeniler gündelik hayatın estetik beğenilerine dönüşüyor. Tıpkı bizde 1970’lerde olduğu gibi. Kahve ve barlarda “İşçisin işçi kal” şarkılarının terennüm edilmesinin ve kılık kıyafette “devrimci” pozuna rağbet gösterilmesinin sebebi bu. Aynı şekilde işçi sınıfı kazandığı mevzileri bir bir kaybettikçe gündelik hayattaki estetik beğeniler yükseltilen yeni değerlere doğru kayıyor. 12 Eylül faşist askerî darbesi sonrası hızlı bir şekilde “Türk-İslâm Sentezi” anlayışı ile emperyalist kozmopolit kültürün yaygınlık kazanması gibi. Şimdilerde giyim kuşamda önemli bir kesimin gözünde örtünme estetiğinin ve selamlaşırken kafa kafaya tokuşmanın meşruluk kazanmasının nedeni de bu. Benzer durum müzikte, edebiyatta, sinemada da var. Bir tarafta emperyalist-kapitalist Amerika ve Avrupa işbirlikçilerince boca edilen kozmopolit kültürün saldırısı, diğer tarafta ona karşı olduğunu iddia eden Kemalizm’in farklı kanatları olan Türkçüler ile Türk-İslâmcılar. Hepsinin hem fikir olduğu yer aynı: Irkçılık, kapitalist düzenin devamı ve antikomünizm.

Egemen kültür, ideoloji ve ahlâk ilişkilerinin içindeki farklı farklı kanatlar medya tekellerince sürekli güncellenerek pazarlanıyor. Pazarlama “özgürlüğü” gündelik hayattaki estetik beğenileri belirliyor, yönlendiriyor, kapitalist sistemle çelişen aykırılıkları törpülüyor. Üstelik toplumsal, ekonomik ve teknik olarak örgütlenmiş bir mekanizma olan medya bunu “tarafsızlık” söylemiyle kendini her şeyin dışındaymış gibi göstererek yapıyor. Ancak “tarafsızlık” söyleminin asıl yüzü farklı olanı kitlelerden gizlemeye veya tecrit etmeye yarıyor. “Tarafsız”lığın sınırının resmî ideoloji olduğu bu hengâmede ustalıkla gizleniyor. Farklı olana yönelik kimi zaman karalama, tecrit vb.leri kimi zaman hedef gösterme, ihbar faaliyetleri hep medyanın “tarafsızlığı” önderliğinde oluyor. Ve sahneye otorite görünümündeki resmî ağızlı entelektüeller, sanatseverler, uzmanlar, psikologlar, sivil faşist çeteler, yetmezse kolluk güçleri bir işbölümü içerisinde gecikmeden çıkıyor. En son Tekirdağ’da üniversite öğrencilerinin en demokratik hakları olan basın açıklamasına yönelik yürütülen linç kampanyasında bu işbölümü çok açık görülebiliyor.

 

Medyatik Estetik, Modayla Tek Tipleştiriyor

Olay ve olgular açısından medyada “tarafsızlık” ve “özgürlük” söylemi sistem içersindeyse alabildiğine dallanıp budaklanırken, sisteme muhalif bir konum aldığında işin rengi hemen değişmekte o yeşil dallar budanmaya başlanmaktadır. Balta sesleri altında biçimlenen “popüler kültür”ün “renkliliğine” zorlanan birey oluşturduğu estetik beğenisinde kendini “özgür” görebilmektedir. Sosyalist uygulamalara da en çok bu açıdan “tariz oku” atıldığı bilinmektedir. Sosyalizmin bireyi tek tipleştirerek “bireysel özgürlüğü” kaldırdığı propagandası yapılmaktadır. Burjuva felsefesinin, demokrasisinin ve dolayısıyla sanatının bütün söylemleri aynı karalama üzerine temellendirilmiştir.

Oysa iddianın aksine kapitalist toplumda sanat dâhil her alanda tek tipleştirme burjuva demokrasisinin nimeti olan “özgürlük” rüzgârıyla ustalıkla gerçekleştirilmektedir. Sanatta tek tipleştirme ağırlıkla medya tekellerince oluşturulan sanatsal modanın baskısıyla yapılıyor. Moda, farklı düşünen ya da davrananı bir kıskaç içine alarak mahkûm etmeye yarıyor. Eskiden yasal olarak yaşanan yasaklar şimdi medya tekelleriyle fiilî yasaklara dönüştürülmektedir. Mesela sosyalist gerçekçiliğe “modası geçti” yaklaşımıyla açıkça sansür ve karalama yapılmaktadır. “Modası geçti.” söylemi ideoloji, giyim kuşam, beslenme, barınma vb.lerini de yönlendirmektedir. “Modası geçen” bir davranışı sergileyene karşı yine yaşadığı toplumun fiilî baskısı ilk cevabı vermekte, sürüden ayrılmamaya zorlamaktadır. Öyle ki moda kavramıyla toplumun kendi içinde muazzam bir otosansür mekanizması üretilmiştir. Zaten toplumda burjuva ahlakının, dinin ve yasaların yönlendirdiği bir otosansür vardı, yüzyılımızda medyanınki de katıldı kervana.  Bu otosansüre boyun eğmek, sisteme eklemlenmek, tüketim kültürüyle yaşamak, sömürü çarkı içinde köşe kapmak normalleşirken aksini düşünmek “modası geçmiş” olabilmektedir.

 

“Beyaz Perdede Yalan Söylüyorsa Çıplak Baldırları Kızların” 

Egemen ideoloji-kültür kendini yeniden üretirken “boş zaman” denen zamanı ele geçirme gayretinde, çünkü günümüzde boş zamanın yönlendirilmesi-şekillendirilmesi iktidarın süreklilik kazanmasında çok önemli. Bu yüzden sömürüyü salt mesai saatleri içinde düşünmemeli; bir sistem bütünlüğü içerisinde tatilde, trafikte, TV karşısında kısaca her yerde düşünmek gerekir. Çünkü hâkim sınıf olan burjuvazi ideolojisini hayatın her alanına sokamadığında iktidarını zorbalıkla sürdürmek mecburiyetinde kalacağının ve bir zaman sonra o zorbalığın çözüleceğinin farkında.

Boş zamanın denetimi ve tüketim kültürüne uyumlandırılması kapitalist pazarın dolayısıyla sistemin devamı için bir zorunluluk. Tüketim kültürü eğlence anlayışının içerisinde kendine meşruluk kazanacak zeminler yaratıyor. Egemen ideoloji gündelik hayattaki eğlenme biçimlerini bu yönde yönlendirerek de rahatlıkla geniş kesimlerin bilincine sızıyor, “özel hayatı” yönetiyor. Zaten gündelik hayattaki estetik beğeniler de daha çok yüzeysel, eğlence ağırlıklı ve günübirlik tekdüze “popüler kültür” eksenindedir.

Yalnızca eğlenceye endekslenen estetik beğeniler emek mücadelesinin gerilediği dönemlerde gerici ideolojinin çok hızlı bir şekilde kitlelere aktarıldığı bir alana dönüşüyor. Gerici ideoloji, eğlence mekânlarında, TV’deki programlarda, filmlerde, tiyatroda, gazetelerin magazin sayfalarında bulaşıcı bir virüs gibi katlanarak hayatın içinde çoğalıyor. Eğlenceye dayalı estetik, “Renkler ve zevkler tartışılmaz.” ile “Sen mi kurtaracaksın dünyayı” söylemiyle günlük konuşma dilinde kendini gösteriyor. Siyasal kayıtsızlık “bana ne”cilik şeklinde kendini ifade ederken girdiği yerdeki ilerici gelenekleri tahrip ediyor, sulandırıyor, bozuyor, toplumsal bellekteki tarihselliği yok ediyor. Burjuvazi eğlence kültürüyle kapitalist ilişkileri tarihselliği dışında göstererek sanki ebedî ve evrenselmiş gibi sunuyor. Öyle ki tarihsel olaylarla sosyal olgular birbirinden ve sınıfsal ilişkiler tarihselliğinden ayrıştırılıyor, kapitalist üretimden doğan problemler evrenselmiş, sınıflar üstüymüş gibi gösteriliyor. Bütün zamanlarda var olduğu söylenen değişmez bir insan doğası genellemesi üzerinden ezen ile ezilen, fakir ile zengin, gerçek ile hayal özdeş gibi yansıtılıyor. Geçmiş ile gelecek aynılaştırılıyor, ütopyaların önü tıkanılıyor. Ütopyasız bırakılan insanın geleceği tahakküm alına alındığı için bugünkü ilişkileri sonsuzlaştırılıyor. Olay ve olgular arasındaki ilişkiyi doğru kuramayan insanın bilincinde gerçeklik ile hayal yer değiştiriyor, bilimsel düşünce ile hurafe birbirine karıştırılıyor. Ve üstüne egemenlerce eğlence kültürüyle gündelik hayatta üretilen sahte hazlar zihinsel bir yıkıcılığa neden oluyor; bireyde estetik beğeni-algı eşiği çöküntüye uğratılarak her şey değişmez içgüdüsel davranış olarak meşrulaştırılıyor. Böylelikle insanların gerçek sorunlarla baş etme yetenekleri köreltiliyor, yapay mutluluklar içinde sorunlara yapay çıkışlar dayatılıyor. Bu ortamda ister istemez estetik beğeniler yapaylıklar içinde nesnel gerçeklikten kaçma estetiğine dönüşüyor. Gerçeklikten kaçış üzerine kurulu estetik beğeniler bir alışkanlık olarak bireyi tutsak ediyor, bağımlılarda olduğu gibi hezeyanlar içinde kısır döngü içinde bırakıyor. İşte bu kısır döngüdür gerçeklikle hiçbir ilişkisi olmayan TV dizilerinin, burjuva fantastik roman ve filmlerin, insanın temel varlığına aykırı ırkçı düşüncelerin, çağını doldurmuş dini davranışların çoğalma zemini.

Mesela dizi filmlerini ele alalım. Dizi filmlerinin kurgusu, izleyici ile dizinin kahramanını kader birliğine iterek heyecanlandırıyor, ancak izleyici için bilinmeyenler üzerinde değil bilinenler üzerine yapılan bu heyecan hayal gücü tembelliğine neden oluyor. Ve zamanla TV karşısındaki birey hayâl gücü dâhil tüm bilinci ile esir, âdeta hipnotize ediliyor. Böylelikle artık medya izleyici adına düşünüyor, beğeniyor, hayal ediyor, eleştiriyor, yargılıyor…

Dizi filmlerindeki karakterler zamandan ve mekândan ayrı, salt yüceltilmiş bir aşk kavramının veya sınıfsal aidiyetine ters kişisel hırsları peşinde koşan, öznel kanaatleriyle kahramanca davranan bireyler olarak kurgulanıyor. Yine komedi olarak verilen dizilerde tiplemeler bir sosyal sınıfın dışında, gülme efekti ile izleyiciyi şartlı reflekse sokan, daha çok yanlış anlama veya belden aşağı imalar üzerine kurgulu. Aslında masum ve siyaset dışı görülen bu dizilerin derinliklerinde siyasal mesajları var. Bu diziler burjuva ailesindeki kadın-erkek ilişkisinin olumlanması dâhil kapitalist toplumdaki ahlakî ve iktisadî eğilimlerin mesajını içinde taşıyor, meta tüketimin yönlendirilmesinde bir eğilim oluşturuyor.

Yoğun bir emek sömürüsüne hapsedilmiş bireyler, akşam evde ona sunulan TV ile günlük sıkıntılarından uzaklaşmaktadır. TV’deki kahramanların yaşamını yöneten kaderle özdeşleşmekte, yanılsama içinde kendi sorunlarını unutmaktadır. Aynı şey futbol, magazin, çizgi film, tartışma, yarışma ve haber programlarında da geçerli. Birey Aristo estetiğindeki “katharsis” durumunu yaşamaktadır. Boşalma-arınma etkisiyle bir sonraki iş gününe kendi durumuna yabancılaşarak hazırlanmaktadır. Zamanla nesnel gerçeklik ile algı arasında bir uçurum oluşmakta, hakikat ile gerçeklik yanılsamaya dayalı sisler dünyasına dönüşmektedir. Artık TV’deki kurgusal dünya, ilişki ve karakterler gerçeklik olarak algılanmaktadır.

 

“Antenler Yalan Söylüyorsa, Yalan Söylüyorsa Rotatifler”

Bu “kurgusal dünya” medyadaki bütün programlara uyumlandırılıyor ve  derinleştiriliyor. Haberlerde bile. Haber programlarında gerçekler tarihsel ve sınıfsal ilişkilerinden koparılarak haber konusu oluyor. Haber anlatımında haberin dili ve kurgusu baştan enformasyonu dezenformasyona dönüştürmektedir. Gerçek-yaşanmış olay haberin konusu ama olay baş aşağı çevrilerek ve tüm yorumlama kanalları bilinçli olarak tıkanarak aktarılıyor. Mesela, TEKEL işçilerinin eylemleri haber yapılırken, eylemin asıl nedeni anlatılmadan magazinsel klişelerle haber boğuluyor; Bakanın “Bundan sonra yatarak para kazanma devri bitti.” sözü döne döne izleyiciye izletiliyor. Polis tarafından TEKEL işçisine sıkılan göz yaşartıcı gazlar ve atılan coplar meşru bir şeymiş gibi gösterilerek, “Aman mitinglere gitmeyin göz yaşartıcı gaz çok kötü.” mesajı haberin içine yediriliyor. İzleyici sürekli bir haber akışı ile acizleştiriliyor, yorumlama kanalları tıkandığı için bilinci örseleniyor, hafızası pasifleştirilerek şükretmeye yönlendiriliyor. Yaratılan korku içerisinde olayın asıl nedeni anlatılmadan, sorunun çözümünün TEKEL işçisi ve izleyici dışından biriyle geleceği yanılsaması bazı kod mesajlarla haber içinde üretiliyor. Üretilen her zaman için egemen ideolojinin içindeki bir kişi veya partidir. İlgili yasalar çıkarken sessiz kalan muvazaa konumlarıyla muhalefet partililerin limonla meclise gelmeleri ve bir milletvekilinin limon elinde göz yaşartıcı gaz altında çırpınışları ile bilinçsiz işçilerin o kişiyi omuzda taşıması birleştirilerek boşuna gösterilmiyor.

Bilinci gazetede, internette, sinemada, reklam panosunda, TV’de manipülasyonlarla şekillenen kişi de ister istemez estetik beğenide gerçekdışına yöneliyor ve gerçekdışını kanıksamaya başlıyor. Eski toplumlarda egemenlerce dinin gerçek hayata  hükmeder hâle getirilmek istenmesi gibi, “kurgusal dünya”da gerçek hayata hükmeder hale getirilmek isteniyor. Oysa emekçilerin uğradığı haksızlıklar ve artan sefalet, yani gerçek hayat bu yalanlarla derin bir şekilde çelişiyor. Gerçekdışı estetiği, pasivize edilmiş izleyicinin-emekçinin gerçek dünyada yapamadığı ve de arzuladığı şeyleri “kurgusal dünya”da göstererek özdeşim kurmasına ve bu yolla bireyde birikmiş gerilimi boşaltmasına yarıyor.

 

“Duvarda Afiş, Sütunda İlan Yalan Söylüyorsa”

Bilincimizdeki estetik beğenilerin gelişimi belirli bir deneyim, eğitim ve kültür gerektirir. Sistemin resmî kurumları olan okullar, askerî kışlalar, dini kurumlar bu gelişimi resmî ideolojinin şartlandırmaları içine sokarak dondurmaktadır. Resmî ideolojinin kalıpları dışında gibi görünen medya ise o kalıpları farklı farklı açılardan tekrar tekrar üreterek yeniden sunuyor. Bunu en basitinden reklamlarda bile yapıyor. Reklam, ürünleri tüketecek bireyi şekillendiriyor; kimi zaman bir ürünün ihtiyaç olarak  hissedilmesi için, kimi zaman o ihtiyacın ancak şu marka ürünle mümkün olabileceği yönünde bilinç aktarımı için. Bütün kültürel değerler reklam malzemesine indirgenirken bireyler meta tüketmek için aç, çıldırmış, zevk peşinde koşan doyumsuz ve hayvanî içgüdülerinin esiri olarak yansıtılıyor. İnsanların estetik beğenileri tüketim çılgınlığı içinde biçimlendiriliyor, biçimlendirildikçe de doğayı ve insanı tahrip eden tüketim kültürü gündelik hayatta meşruluk kazanıyor.

Medya tekelleri için yüksek kâr esas ögedir. İzlenirlik uğruna en soylu, mahrem veya iğrenç bilinen kavram ve olaylar ticarî birer mala çevirerek pazara sürülebilir: Bir banka, reklamı F. Engels’i “çağa uyum” söylemi ile tıraş ederek “yuppie”ye dönüştürebilir; bir gazete kendisiyle hiçbir ideolojik bağı olmamasına karşın reklamında K. Marx’ın resmini kullanabilir; Che Guevera’nın fotoğrafı bir defilede bikini deseni olarak kullanılabilir; 12 Eylül faşist askeri darbesinin Diyarbakır zindanındaki yaptığı işkenceler bir dizi filmin izlenirliğini artırmak için dizi arasına sıkıştırılabilir; genç bir kızın hunharca testere ile kesilmesi ve ailenin trajedisi aylarca ana haber konusu yapılabilir…

Görüldüğü gibi günümüz burjuva toplumunda ortalama kültürel, siyasal, estetik bilinç “kurgusal dünya” üzerinden  medya tekellerinin kârlılık esasına göre şekillendiriliyor. Üretilen “kurgusal dünya”, gerçeği yeniden üretmeye-değiştirmeye değil yanılsama içinde çarpıtmaya, nesnel gerçek ile birey arasındaki ilişkiyi zedelemeye dolaysıyla mevcut sistemin devamına yarıyor.

“Meyhanede Keman Çalan Yalan Söylüyorsa” 

Günümüz kapitalist toplumu seri üretime ve aynı hızda tüketime dayalı. Hızlı tüketimin gerçekleşmesi ise toplumdaki tüketim alışkanlığının sürekli yenilenmesine. Onun için medya her şeyi seri üretim hızı içersinde basite indirgeyerek yüzeyselleştirmekte, aynılaştırmakta, yozlaştırmakta ve tüketmektedir.

Yozlaştırma, hiçleştirme, aynılaştırma, basitleştirme tüm olay, olgu ve kavramlar için geçerli. Çünkü bireyler arasındaki sınıfsal çelişkinin gizlenmesi bu yozlaştırma aynılaştırma, basitleştirme içinden geçirildiğinde daha basit üretilebiliyor. Onun için sıklıkla soyut ve genelleştirilmiş insan, vatandaş ve halk kavramı kullanılıyor, her şey aynılaştırılıyor. Bu mantık, bir burjuva partisinin kongresinde yapılan konuşmada Necip Fazıl ile Nâzım Hikmet’i, Mevlana ile Pir Sultan’ı rahatlıkla aynılaştırılabiliyor. Aralarındaki ideolojik-sınıfsal çelişki yokmuş gibi gösterilebiliyor. Dikkatli bakıldığında TV programlarındaki hitaplarda aynı mantığın işlendiği görülebilir. TV’de hitaplar soyut anlamda insana sesleniyor ve tüm izleyiciyi aynılaştırıyor.

Sanat, gündelik hayatı süsleyen, duyarlılık ve düşünceyi dönüştürmeyen bir etkinlik olarak yansıtılıyor burjuva ideolojisinde. Sanatsal olaylara bakış medya tekellerinin yönlendirmesi içerisine sıkıştırılıyor, pazar ilişkilerine indirgeniyor. Hangi resmin kaç milyon dolar olduğu, hangi şarkıcının saçının telinin kaça satıldığı, hangi yazarın kaç milyon transfer ücreti aldığı sanatsal haber olarak gösteriliyor. Gündelik hayatı belirleyen egemen ideoloji, estetik beğenileri ve bu yöndeki pazarı da yönlendiriyor. Hızlı tüketime dayalı estetik beğeni meta tüketimini artırıyor, ikili ilişkileri de bu hızlı algının kurallarıyla şekillendiriyor. Tüketirken herkes “eşitleniyor”, aynılaşıyor, hiçleşiyor.

“Özgürlük” söylemiyle gündelik hayatın katı hiyerarşisi içine sıkıştırılmış birey, bilinç bulanıklığı içersinde yolunu yitirmekte, idealist düşünce içinde toplumsal ilişkilerin gerçek boyutunu görememektedir. Bu körlük arttıkça üzerindeki sömürü oranı da artmaktadır. Çıkış için birey ona sunulan burjuva ideolojisinin bireyciliğine sarılmakta, “Daha çok tüketmeliyim.” diyerek sorununu aşma gayretiyle yabancılaşmasına yeni yabancılaşmalar katmaktadır. Kısır bir döngü olarak yaşanan  tüketim tutsaklığı  bireye yabancılaşmadan kurtulma olarak gelmektedir. Dahası tüketimle elde edilmek istenen sahte bireysellik, hiçleşme şeklinde kişinin üzerine karabasan olarak çökmekte ve onu ilaç sanayisinin kurbanları arasına katmaktadır.

 

“Bu Bezirgan Saltanatı, Bu Zulüm Bitmesin Diyedir…”

Bütün bu yanılsamaları yıkacak olanlar, hayatı bütünlüklü kavrayarak değiştirmek isteyenler olacaktır. Ancak unutmamak gerekiyor ki toplumsal ilişkilerin doğru kavranması, sanatta da doğru yansıtılması ve yeniden üretilmesi yine toplumsal ilişkilerin içinde mevcut ilerici birikimle sanat-estetik-politika bütünlüğünü doğru kurmaktan geçiyor.

Bazı “sol” sanat dergileri burjuvazinin yönlendirdiği gündelik hayatın estetik kavramlarını kullanarak “popülerleşeceğini” sanıyor, oysa kitlesine burjuva ideolojisini taşıdığının farkında bile değil. Özellikle liberal “sol” bu konuda çok “becerikli” ve kurnazlıkla Marksist estetiğin terim ve kavramlarının altını sürekli oymaya çalışıyor. Bir bütün içinde değerlendirdiğimizde bu işten burjuva ideolojisi kazanıyor. Gündelik hayatın estetiği dolaysıyla mevcut ilişkileri devam ettikçe egemen ideoloji bir şekilde kendini yeniden üretecektir. Gündelik hayatın mevcut ilişkileri parçalanmadıkça siyasal-sosyal devrimi gerçekleştirmek mümkün olmayacaktır.

Gündelik hayatın estetik beğenilerini yönlendirmek, belirlemek bir güç dolayısıyla örgütlülük işidir. Kapitalist toplumda sanatsal-kültürel etkinliklerin dağıtımı ticarî olarak yapıldığı için, estetik beğeniler de ticarî kaygılar içinde belirlenmektedir.  Sol’un bu dağıtım ağını kıracak bir dağıtım ağı, örgütlülüğü ve gücü yazık ki bulunmamaktadır. Öyle kimilerinin yaptığı gibi “dar grup kültü” ile ya da burjuva kavramlarla düşünmek, yazmak, davranmak bu sorunu çözmüyor. Aksine derinleştiriyor. Sosyalist Gerçekçi sanatçılar örgütlü olarak davrandıklarında ancak ürettikleri sanatsal ürünler gündelik hayata girecektir. Bunu göremeyenlerin sonu umutsuzluk içinde burjuvazinin ihtiraslı kollarına sığınmak ve orada yok olmak olacaktır.

 

20 Aralık 2009

Sanat Cephesi Sosyalist Gerçekçi Sanat Dergisi

2006 - 2018

Map