Sanat Cephesi
E-posta Listesi

Gelişmelerden haberdar olmak için e-posta adresinizi ekleyin.




Sanat Cephesi Çağrısı
Sanat Cephesi Çağrısı


İsmail Hardal
Işık İnsanları
İsmail Hardal
Yüreğimdeki Desteler
Rabia Semra Yücel
Yüreğimdeki Desteler
Emeğin Ressamı
Avni Memedoğlu
Avni Memedoğlu
Yalancı Baharın Çiçekleri
Yalancı Baharın Çiçekleri
Sharbat Gula
Sharbat Gula
Karmat ile Arbatan
Karmat ile Arbatan
Sanat Estetik Politika Kültür-Sanat Konferansı Tebliğleri
Sanat Estetik Politika Kültür-Sanat Konferansi Tebligleri
İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Oldu
Sanat Cephesi

Binlerce yıllık geçmişe sahip ve günümüzde İstanbul adıyla anılan bu kent bir çok halk ve kültüre ev sahipliği yapmıştır. İstanbul boğazının jeopolitik konumu ve iklimi burayı hep vazgeçilmez kılmış. Onlarca kültür,  kimi zaman kaynaşarak kimi zaman birbiriyle çatışarak burada iç içe yaşamış. Koca koca imparatorlukların birikimleri İstanbul’a akmış, hanlar hamamlar saraylar  derken, büyük bir şehir ortaya çıkmıştır.

Çok eskiye gitmeden bakıldığında, İstanbul’da geçmişten günümüze gelen kültür eserleri Roma, Bizans ve Osmanlı dönemlerinin damgasını taşmaktadır. Ancak son yüzyılda bu toprakların yönetimini alan TC acaba bu kültürel mirasa ne katmıştır sorusunun cevabı çok önemli. Öyle ya “2010 Avrupa Kültür Başkenti” olmayı yıllardır isteyen TC burjuvazisine bu soruyu sormak hakkımız değil mi?

Günümüzün İstanbul’u ekonomik, sosyal, kültürel, siyasal açılardan incelendiğinde ne doğulu, ne batılı, ne Hıristiyan, ne Müslüman’dır. Bu özelliğiyle kozmopolitizm kavramının tanımıdır âdeta.

Modern sanayi bu kentten başlayıp demiryolu, denizyolu ve karayoluyla bir yandan Trakya illerine, diğer yandan Sakarya’ya kadar uzanıyor. Sanayi tesisleri ile Türkiye’nin ticarî merkezi konumunda.

İstanbul aynı zamanda Modern Proletaryanın da başkenti durumunda. 15/16 Haziran 1970 Direnişi’nde İstanbul az kalsın kurtarılacaktı. Burjuvalar yurtdışına kaçmak için hava alanlarında bilet kuyruğuna girdiklerinde işçi sınıfının bu kütlesel çıkışını; “Petrograd Proletaryası Devrim Provası Yapıyor.” biçiminde değerlendirmişti. Ancak hareket nihai amacına  olmasa da işçi sınıfının siyasal-kültürel tarihine önemli bir deneyim oldu. İstanbul-Kocaeli güzergahında sınıflar mücadelesi tarihimizde henüz aşılamayan önemli bir halkaydı 15 / 16 Haziran Direnişi.

İşçi sınıfı hareketi baskı altına alındıkça burjuvalar için İstanbul yağma ve sömürünün başkentine daha kolay dönüştü. Kent son 60-70 yılda tarihinde görebildiği en büyük tahribatı gördü. Roma, Bizans ve Osmanlı’ya ait kültürel eserler yağmalandı, arazi mafyalarına peşkeş çekildi, ormanlar beton yığınları içinde rantiyecilere pazarlandı. Anadolu’daki nüfus bilinçli politikalarla İstanbul’a taşındı. Varoşlarda yaşamaya mahkûm edilen insanlarımız acımasız kapitalist yabancılaşmanın kucağına itildi. Kültürel çürüme derinleştirildi. İşsizlik, yoksunluk, yoksulluk, fuhuş, uyuşturucunun yanı sıra çoğu milletvekilleri ve belediye başkanlarının dokunulmazlıklarına konu olan hırsızlık, rüşvet, suiistimal, emniyeti kötüye kullanma aldı başını yürüdü. Plansız, altyapısız gelişen kentleşme tarihi kenti cehenneme çevirdi. Kentin tarihi silueti dev gökdelenlerle delindi. Egzoz gazı tarihi binaları tahrip etti. Binlerce yıldır bu topraklarda yaşayan halklar kıyımdan geçirildi, yalana ve tehcire uğratıldı. Her biri sanat eseri olan ibadethaneler yağmalandı. Kültürel doku yağma ve talancılığa adapte edildi. Bir çok kültür eseri restorasyon adı altında tahrif edildi.

1940’lı yıllarda yaklaşık 800 bin olan nüfus şimdilerde 15 milyonu zorluyor bu kentte. İşsizlik, çevre kirliliği ve suç oranı artışının yanında içinden çıkılmaz bir trafik ve beton yığınıyla büyük Marmara depremini bekliyor. Verilen rakamlara göre muhtemel zelzelede yüz binlerce insan ölecek, en az bir milyon ev yıkılacak, o kadarı da tahrip olacak.

İstanbul’un bu hale geldiği sürede TC burjuvazisi kente yığılan milyonlarca emekçinin alın teri üzerinden uluslararası tekelci sermayenin bir bileşeni ve yerli ortağı olmayı başardı. Şimdi Yakın Doğu ve Uzak Asya’ya açılmak için İstanbul’u finans oligarşisine teslim etmeyi planlıyor. Kentsel dönüşüm projeleriyle yoksulları kentin dışına taşıyor.

Avrupa Kültür Başkenti olacak bu kentte çok yakın bir zamanda çöp patlamasından insanlar öldü. Sokaklarda dört bini çocuk olmak üzere binlerce evsiz yaşıyor. İnsanlar tek bir yeşil dala spora ve kültürel alana hasret bırakıldı. Her yeri devasa alışveriş  merkezleri kapladı. Binlerce araç trafikte saatlerce beklerken ömürler gidiyor. Sokaklarla kaldırımlar birer otoparka dönüştürüldü.

İstanbul’a TC burjuvazisinin kültürel katkısı olarak neyi sayacağız? Yağma kültürünü mü? Linç kültürünü mü? Beton mezarlık görünümündeki apartmanları mı? 1 Mayıs ta yediğimiz copları mı? 6-7 Eylül olaylarını mı? Toplama kampı gibi duran beton okulları mı? Neyi sayacağız?

Belki de TC burjuvazinin İstanbul’a en büyük kültürel “katkısı” ucuz işgücü cennetine dönüştürmek olmuştur. Onlarca yıldır Anadolu’nun başlıca gurbet mekanı olan bu kentte bir tek odada on on beş kişinin yıllarca bir umut çabaladığı bekar odaları çığ gibi çoğalmıştır. Ucuz işgücü cennetinde tiyatro, hastane, kütüphane, sinema, nitelikli konser salonu, sergi salonu, spor salonu, kreş, park, kitapçı sayısı nüfusa oranla istatistiklere bile girmeyecek kadar az. Üstelik az sayıdaki kültürel mekanlar da Beyoğlu ve Kadıköy’ün belli bölgelerine âdeta  hapsedilmiş.

Şimdilerde 3. Boğaziçi Köprüsü’nün güzergahının nasıl yağmalanacağı tartışılıyor. Evet köprüleri sayabiliriz, otobanları, yamalı asfaltları, su baskınlarını, soba zehirlenmelerini, belediye otobüsü kuyruklarını, sağlıksız semt pazarlarını, her yere konulmuş polis kameralarını, hastane kuyruklarını, başka dilde karşılığı olmayan dolmuşları, merdiven altı işyerlerindeki patlamaları, Avrupa Kültür Başkenti olmak için artırılan vergileri, dilenci kültürünü güçlendiren iftar çadırlarını, kirlenmiş Marmara denizini, şehri ahıra çeviren kurban pazarlarını, Beyoğlu’ndaki tarihi binalarda bulunan genelevleri, hiçbir mimari ve estetik özelliği olmayan her mahallede 3-4 tane olan camileri, otopark mafyasını, kirli şebeke suyunu, gürültüyü, kirli havayı …

Geçen yıldan beri, bu reklamatik  kumpanya için ayrılan milyonlarca liralık sermayeden yağlı bir parça koparabilmek için “sanatsal projelerini” kabul ettirebilmek adına birbirine giren ve sahte şöhretlere verilen “ödül”leriyle  ebedi ve ezeli İstanbul aşığı sanatçı taslaklarının kopardığı gürültüler çınlayadursun sedalarda, İstanbul artık alt emperyalist (küçük emperyalist) konumunu emperyalist hiyerarşide yukarı zorlayan TC burjuvazi için finans ve turizm çöplüğü olmaya koşuyor.

Bu koşuda kültürel çürümenin başkenti İstanbul’a da “Avrupa Kültür Başkenti” olmak yakıştı doğrusu... İstanbul’a “Kültür Başkenti” unvanı bağışlanıp verilince, aklımıza doğallıkla bu “başkent” kültürüne ilişkin sistemin “vukuatı” gelmektedir.

Nasıl mı? Bir iki örnekle açıklamaya çalışalım:

12 Mart 1971 askeri-faşist darbe döneminde, İstanbul 1. Ordu Komutanı Org. Faik Türün’ün emriyle bu kent ev ev aranmıştır. İlerici, demokrat, devrimci nitelikteki kitap, dergi ve gazeteler toplatılmış ve de Selimiye Kışlası’nda yakılmıştır. İşçiler, sendikacılar, öğrenci gençler, sanatçılar ve aydınlar işkencelerden geçirilerek tutuklanmıştır. Kitabevleri, gazete büroları, matbaalar bombalanıp kundaklanmıştır. İnsanlarımız düşünce ve örgütlenme özgürlüklerini her koşulda kullandıklarından ötürü ya hapsedilmiş ya da darağaçlarını süslemiştir.

Bu kentte,19 Aralık 2000 tarihinde “Hayata Dönüş” operasyonuyla siyasî tutsakların bir kısmı katledilmiş, bir kısmı da resmen yakılmıştır.

Demek ki; İlerici kültürümüze düşman olanlar İstanbul’u “Kültür Başkenti” yaparak sistemin gerici “vukuatını” şirin göstermeye yeltenmiştir.

Tarihsel önemi olan kentleri çeşitli “imaj” değişikliği gösterileriyle allayıp pullamak uluslarötesi tekelci sermayenin niyet ve amaçlarıyla örtüşmektedir.

Sanat Cephesi Sosyalist Gerçekçi Sanat Dergisi

Sanat Cephesi Sosyalist Gerçekçi Sanat Dergisi

2006 - 2018

Map